Yaşadığımız çağda birçok şey hızla değişiyor. Teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor, imkanlar artıyor. Fakat bütün bu değişimin ortasında insanın imtihanı aslında pek değişmiyor, menfaat ile vicdan arasında denge kurmak gibi.
Bugün toplumda sıkça duyduğumuz bir cümle var. Herkes kendi çıkarını düşünüyor. İş hayatında, siyasette, hatta bazen günlük ilişkilerde bile menfaat hesaplarının öne çıktığını görmek zor değil. Birçok kişi için önemli olan artık doğru olan değil de, işine gelen oluyor.
Oysa din, insanın hayatını sadece çıkar üzerine kurmasına izin vermez. İslam ahlakı, kazancı da ilişkiyi de adalet ve dürüstlükle sınırlar. Bir insanın güçlü olması, makam sahibi olması ya da kazanç elde etmesi tek başına değer ölçüsü değildir. Asıl değer, bunları elde ederken kimsenin hakkını çiğnememektir.
Bugün sosyal medyada bile iyiliklerin bazen gösteriye dönüştüğünü görüyoruz. Yardım ederken kameralar açılıyor, yapılan iyilikler paylaşılıyor. Elbette iyiliğin yayılması güzel bir şeydir fakat din bize sürekli şu soruyu hatırlatır. Bunu gerçekten Allah rızası için mi yapıyorum, yoksa görünmek için mi?
Menfaatin en büyük tehlikesi, insanın kalbini yavaş yavaş sertleştirmesidir. Küçük bir çıkar için verilen küçük tavizler zamanla büyür. Bir gün bakarsınız ki insan, başta asla yapmam dediği şeyleri normal görmeye başlamıştır.
Bu yüzden din, insana sürekli muhasebe yapmayı öğütler. Günün sonunda insanın kendine sorması gereken soru.
Bugün kazandıklarım helal miydi, yaptıklarım vicdanımı rahatlatıyor mu? Diye çünkü dünya kazançları geçicidir. Makamlar değişir, paralar harcanır, güç el değiştirir. Fakat insanın niyeti ve karakteri onunla birlikte kalır.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey şudur.
Menfaatin konuştuğu bir dünyada vicdanın
sesini kaybetmemek.